Cumartesi , 23 Mayıs 2015
Anasayfa » Kültür ve Sanat » Hepimiz ‘Gollik’iz
Hepimiz ‘Gollik’iz

Hepimiz ‘Gollik’iz

Hayko Bağdat’ın ilk kitabı Salyangoz’u kaleme alma macerası “öteki” olmasıyla başlayan bir milada sahip. Hem de bunu hiç istememesine rağmen, çünkü ona göre zaten yazılacak her şey yazıldı, acılar, yıkımlar yüzleşmeler, farklı ne yazabilirdi ki? Fakat yazdı. Hatta “Müslüman mahallesinde salyangoz olma”nın ne olduğunu anlattıktan sonra “Hepimiz biraz gollik değil miyiz?” diyerek ikinci kitabı Gollik’i de kaleme aldı. “Eh, deneyelim madem… İyi de nereden başlayacağım? Ermenilik halleri mi anlatacağım? Ağır siyaset mi yapmam gerekiyor? Hangi hikâyem gerçekten hikâye, hangisi fasa fiso? Kronolojik gidelim değil mi? İyi de ben çok az hatırlıyorum galiba? Uzatmayayım, oturdum yazım işte duygumu. Bana soracak olursanız ne hayat hikâyesi anlattım, ne dönem, ne de siyaset…”

O KADAR ÇOK KONUSU VARMIŞ Kİ

Kendisinin de tanımladığı üzere tek bir şey anlatmıyordu Bağdat. Çünkü anlatacak o kadar çok hikâye biriktirmiş ki bunu kendisi bile anlayamamış. İlk kitabını yazdıktan sonra sanki yıkılan bendin önünü alamıyor. Anlattıkça anlatıyor. Konu içinde konu açıyor. “Konuyu çok karıştırdım ama vallahi bunu anlatmazsam çatlarım” yazıyor hatta. Düğünü, kız istemesi, ada arkadaşları, mahallesi, maması, kız kardeşleri, Kurtuluş, askerlik anıları, ülkenin hal-i pür melali kısacası “yaşamı” anlatıyor. Bildiğimiz yaşam ama bilmediğimiz Hayko Bağdat’a düşen kısmını. Salyangoz’da da yine hayattan kendine düşen payı anlatıyordu Bağdat ama bu defa biraz daha farklı. Daha “tematiğin” dışına çıkarak yapıyor bunu. “Öteki” olarak değil, İstanbullu olarak yazıyor. Salyangoz’daki “acı öğrenme” deneyimleri ya da buruklukları daha az Gollik’te. Sanki matraklı dozu bir tutam daha fazla. Arada hüzünlendirse de çok derine inmiyor. Belki de sürekli acılarla anılmak istemediğinden. Sıkça kendiyle dalga geçiyor. Hikâyenin en tatlı yeri de burası oluyor. Okuyucu tam kendisiyle dalga geçen yazara, ağzını yaya yaya sırıtırken, hoop ikinci paragrafta ağzının payını alıveriyor. Çünkü anlattığı aslında ortak bir hafızanın ürünü. Hani onun kadar bizim de içine düştüğümüz, büyüklerimizden o ya da bu şekilde işittiğimiz haller. Her ne kadar gazeteciliğe yeni başlayan biri bile röportaj yapmaya müzik setiyle gitmese de, “Olsun benim de bir dolu böyle hikâyem var” denilebilecek anılar bunlar.

MARGOSYAN’A SELAM…

İlla birilerine benzetmek elzem değil. Yola yeni çıkanların hoşuna bazen çok da gitmeyecek bir şeydir bu ama Hayko Bağdat’ın “acıların içinde gülümseyen yazıları” Mıgırdiç Margosyan’ı hatırlatıyor. Bağdat, tıpkı Söyle Margos Nerelisen? ve Gâvur Mahhallesi’ndeki gibi kendi yaşamından yola çıkarak sokaklarında belki çokça dolaştığımız ama sofralarına, sohbetlerine bu yazılarla oturduğumuz bir dünyanın içine sokuyor bizi. Belki adalarda ya da Ermeni ve Rum nüfusunun yoğunlukta yaşadığı mahallelerde yaşayanlar için sıradan ama bilmeyenler için yine “aaa tıpkı bizim gibi” diyeceğimiz hikâyeler. Ezcümle hikâyenin özü hepimizin aynı Gollik oluşu…

SUZAN DEMİR

Etiketler: