Pazartesi , 25 Mayıs 2015
Anasayfa » Yazarlar » Başkan olmayı neden bu kadar çok isterler
Başkan olmayı neden bu kadar çok isterler

Başkan olmayı neden bu kadar çok isterler

Şark’ta iktidar olmak, neden eninde sonunda bir güç zehirlenmesine yol açar?

Neden “bütün kararları ben vermeliyim” derler, Şark’taki siyasiler?

Öyle ya; başlangıçta çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alsalar bile, neden sonradan tam tersi bir tavrın mutlakçı figürüne dönüşürler?

Başkan olmayı tutkuyla istemek,

tek yetkili olmayı ısrarla diretmek,

ve bu durumu ülkenin beka sorunu hâline getirmek,

nasıl bir ruhsal karmaşanın eseridir?

Sizi sevdiklerinden midir,

gücü sevdiklerinden midir?

Sizi sevseler, neden despotunuz olmak istesinler ki?

Despot kötüdür.

Despot acımasız, sevgisiz ve eziyetçidir.

Despot sizi kapısına kul,

işine köle,

tarlasına tezeğine maraba,

sofrasına besleme yaparak horlar.

Bütün bunlara sebep, halkın değil devletin zengin olmasıdır.

Eğer toplumda bireyler zenginse ve oraya, devlet çarkını döndüren görevlilerin ücretini onların ödediği bilinci hâkimse; başkan ya da başbakan olmak, artık şahlık hırsına kapılmaya yol açamayacak kertede tali bir ayrıntı olmaya başlar.

Ama servet insanların değil de devletinse ve topluma üleştireceği, en kallavi ihaleden yoksul kolisine kadar geniş yelpazede bir kaynak tekeliyle mücehhezse; beslenme zincirinin en tepe halkasını temsil eden ormanlar kralı aslan olmak, artık orada âdetâ bir tabiat kanunu yerinedir.

O yüzdendir ki, servetin devlette temerküz ettiği toplumlarda demokrasi de bir türlü gerçekleşemez.

Batı monarşilerinin demokrasilere doğru evrilmesi, ancak devlet zenginliğinden halk zenginliğine geçişle mümkün olabilmiştir.

Örneğin, “ulusal sermaye yani milli servet, kamu sermayesi ve özel sermayeden meydana gelmekte olup, kamunun net varlıkları İngiltere ve Fransa’da artık çok düşük seviyelerdedir.

Nitekim net kamu sermayesi, milli servetin İngiltere’de yüzde birini, Fransa’da da yüzde beşini oluşturmaktadır.

Özel kesimin serveti ise, 2010 itibariyle İngiltere’de milli gelirin yüzde 99’una, Fransa’da ise yüzde 95’ine tekabül eder.

Kamu varlığı, üç yüzyıl boyunca özel kesimin devasa büyüklükteki serveti karşısında gitgide küçülmüştür.

İngiltere ve Fransa, her zaman özel mülkiyet üzerine kurulu ülkeler olmuşlar ve hiçbir zaman ulusal sermayenin, kamu gücü denetimine girdiği kolektivist tecrübeler edinmemişlerdir.

İşte İngiltere, Fransa ya da diğer Batı ülkelerini demokrasiye yönlendiren ekonomik altyapı budur!

Halkın zenginliği olmadan demokrasinin de olamayacak olması, var olmayan serveti korumayı gerektirecek hukuka da ihtiyaç hâsıl etmez.

Bireylerin zenginliği,

demokrasinin özgürlükleri

ve bunları koruyan hukuk;

birbirlerinin olmazsa olmaz türevleridir.

Ne ki, zenginlik devlette ise, demokrasiye de hukuka da lüzum kalmaz.

Çünkü o koşullarda ne lâzımsa, despotun irade buyurması kâfidir.

Onun içindir ki, tiranlaşma, ülkedeki servete ağırlıklı olarak devletin sahip olduğunu öğrenmeyle başlar;

ve o hazineyi ancak tek başına tasarruf ederek üleştirirse biatın devam edeceğini kavradığı için de, tüm kararları almayı istemeyle sürer gider.

Önerilen “Anonim şirket” analojisi de buradan gelmektedir, lâkin yanlıştır.

Aslında kastedilen, bildiğin “adi şirket”, yani “şahıs şirketi” otoritarizmidir.

Sonuçta devletin, yoksul halkın ceplerini boşaltarak hazinesini doldurmasına alkışlarla tempo tutmak, ağasının arazisi ve konağıyla övünme gabiliği gibidir.

Gasp edilmiş alın terini geri almak yerine, diline dolayıp yerli yersiz sarf ettiği “kul hakkı” gibi efendi-köle ilişkilerinden kopup gelme değer yargıları da ele vermektedir ki; eğer bu ahali koliye sığan bilincini geliştirmezse, nice mütegallibeye yanaşma olurlar da, bizim yara bere içindeki onmak bilmez yüreğimizi daha çoook kanatır dururlar.

[email protected]

[email protected]

 

*

Not:

Geçmiş yazılara şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://arsiv.taraf.com.tr

Etiketler:

Hakkında Namık Çınar

Namık Çınar
1949'da Tekirdağ'da doğdu. İlkokuldan sonra Selimiye Askeri Ortaokulu, Erzincan ve Kuleli Askeri Liseleri, Kara Harp Okulu ve Piyade Okulu'nda okudu. 12 Mart'ta teğmenken komünistlikle suçlanarak ordudan atıldı. Hakkında ceza davası açıldı. Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılanıp aklanınca TSK’ya yeniden döndü. Fakat 12 Eylül rejiminin baskısıyla yüzbaşı iken istifa ederek ordudan tekrar ayrıldı. Ticaret yaptı. Subayken bir ara 'Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde okudu. Halen 'İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi' öğrencisidir. Beş yıldır da TARAF'ta yazıyor, bağımsız bir yazar olarak birikimlerini bir görev bilinciyle aktarıyor.