Cuma , 22 Mayıs 2015
Anasayfa » Yazarlar » İran, hengâme ve biz
İran, hengâme ve biz

İran, hengâme ve biz

BİZ Suriye’ye odaklıyız ama Ortadoğu hengâmesi şu an Irak merkezli bir seyir izliyor.

Temel aktörü de o Irak’ta IŞİD’e karşı fiilen mücadele yürüten İran oluyor.

Ve işin garibi, bu çerçevede başta ABD olmak üzere Batı dünyasıyla Tahran arasında de facto bir ittifaktan bahsetmek gerekiyor.

Zaten hava harekâtlarıyla netleşen gelişmeler de sözkonusu durumu doğruluyor.

***

ŞU kesin ki İran zaten nüfusunun yarısı Şii olan ve mezhebin Necef, Kerbela ve Samara gibi üç kutsal kentini barındıran Irak’ta IŞİD tipi bir Sünni hâkimiyete göz yumamaz.

Hele hele Musul ve Tigrit’in de ele geçirilmesinden sonra hiç göz yumamaz.

Zaten bu ikincinin düşmesi ertesinde Tahran lideri Ruhani Irak’ın güvenliğinin İran’ın güvenliğiyle bütünleştiğini ve kırmızıçizginin aşılmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.

Artı, yukarıdaki unsura başta enerji sektörü olmak üzere aynı Irak’ın Farsî devlet için taşıdığı iktisadi önemi ve Körfez’den Yemen’e uzanan Pers jeo-politiğini eklemek gerekiyor.

Dolayısıyla, İran aslında ta Saddam’dan beri izlediği politikaya uygun olarak dün olduğu gibi bugün de Bağdat’ta kendisine yakın bir hükümet istiyor.

***

ANCAK şimdiye kadar yaşadığı tecrübeler aynı İran’a bir yandan Arabî Şiiliğin Farsî Şiilikle olan çelişkisini ciddi biçimde hatırlattı, diğer yandan da Irak’ta donattığı ve desteklediği milislerin Sünni ahaliye karşı uyguladığı baskı büyük tepki topladı.

Bunlardan ötürü Tahran’ın artık daha yumuşak bir eğilime girdiğini ve Irak Başbakanı Haydar el Adâbî’ye iktidarı Sünnilerle paylaşmayı tavsiye ettiğini söylemek gerekiyor.

Ve tabii tüm bu gelişmeler de İran’daki iç çekişmelere paralel bir seyir izliyor.

Ruhani lider Hamaney’nin ne yöne meyledeceği her defasında belirleyicilik taşıyor.

Katı ve ultra Şii Devrim Muhafızları ve onların General Kasım Süleymani’si mi ağır basacak, yoksa IŞİD’e karşı mücadelede ABD ve Batı’yla zımni ittifakı kabullenen ılımlı kanat mı?

Şu an ikincinin öne çıktığını söyler ve Irak üstündeki müttefik hava harekâtlarıyla Tahran kontrollü ve takviyeli Irak ordusu operasyonları arasında bir eşgüdüm olduğunu saptarsak, hiç de spekülasyona kaçmış olmayız.

Zaten Washington da, Brüksel de meseleyi ya es geçen yahut yarım ağızla yalanlayan bir yaklaşım sergiliyorlar ki, arif olan anlar…

***

ASLINA bakarsanız bütün bunlar bölgedeki diğer iki aktörün, yani Türklerin ve Kürtlerin öyle zımni, utangaç ve gizli değil, açık açık ve dobra dobra dostluk ve ittifak içinde bulunması gerektiğini bir defa daha gözler önüne seriyor.

Hem Araplığa, hem Acemliğe, hem de Şiiliğe yabancı olan bu iki unsur gerek kültürel, gerek jeo-politik bağlamda kesin bir yekparelik yansıtıyorlar ki, Kürdistan’ın ve Türkiye’nin birlikteliği kısa vadede IŞİD’le mücadele, orta- uzun vadede de genel stratejik çıkarlar ve diğerleriyle ilişkiler açısından maddenin tabiatına uygun bir nesnellik arz ediyor.

Ama tabii iş yine dönüp dolaşıp o Türkiye’nin kendi Kürt sorununu çözümlemesi noktasına odaklanıyor.

Dolayısıyla yaşamakta olduğumuz barış sürecinin mutlaka ve mutlaka “mutlu son”la noktalanması iç bünyeyi haydi haydi aşarak bir dış politika zorunluluğu olarak da dayatıyor.

Şüphesiz, Ortadoğu coğrafyasının gayya kuyusu ve entrika bohçası hengâmesine dalmamak için önce kendi coğrafyamızın sorununu halletmemiz gerekiyor.

Bu takdirde İran perde arkasında ABD’yle halvete giriyormuş veya Bağdat kuvvetleri Tikrit’i geri alamıyormuş, ne cidden dert edineceğiz, ne de ben boşuna kalem oynatacağım…

[email protected]

 

*

Not:

Geçmiş yazılara şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://arsiv.taraf.com.tr

Etiketler:

Hakkında Hadi Uluengin

Hadi Uluengin